RİMİNİ
Floransa’dan ayrıldığımda rota önce Rimini sonra San Marino olacaktı. Genelde İtalya gezisine giden dostlarım nedense San Marino’yu es geçiyorlar ki en çok merak ettiğim yerlerden birisi de bu küçük ülke idi. Küçük dememe bakmayın; 33 bin kişinin yaşadığı bu yerde kişi başı yıllık gelir 60 bin $ civarında. San Marino’ya ulaşmak için Rimini’den geçmeniz şart, başka bir ulaşım alternatifiniz yok.
Floransa standartı bir hayli yukarı çektiğinden midir nedir? Rimini’ye ilk vardığımda, burun kıvırıp burası ne böyle demeye kadar hadsizlik içerisine düştüm. Sonra ne mi oldu? Koştura koştura San Marino aracına gitmek zorunda kalmıştım.
Öncelikle Rimini bir sahil kenti ama son derece “cool” ve sakin. Burada hayat gerçekten yavaş akıyor. Siena, Roma, Floransa gibi İtalya’nın çok turist çeken bir bölgesi değil ancak, gündelik yaşamın nasıl olabileceği hakkında fikir alabilirsiniz.

Burada dikkatimi çeken şey bu bölgede genç nüfusu çok gözleyemememdi. 50 yaş üstü insanlarla çokça karşılaştım. Kimileri oturup kahvesini içip kitap okurken, kimileri de koyu bir sohbetin içerisine düşmüş heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Parklarda gezen insanları da atlamamak gerek. Dar ve tarihi dokusunu koruyan ara sokakların arasına dalarken kendimi buldum. Gezdiğim sokaklarda insanlar evlerinin belirli bölümünü üretim alanına çevirmiş kruvasan yapıyordu. Evler çok katlı olmadığı ve pencereler de açık olduğu için rahatça görebiliyorsunuz.


Şehir müzesi, Malatestiano Temple ve Arch of Agustus gezilecek diğer yerler arasında sayılabilir. Tren garının hemen karşısında San Marino otobüslerine yetişme telaşı iyiden iyiye başlarken, Rimini’ye veda etme vaktinin geldiğini anladım.

SAN MARİNO
Otobüsün içerisine kendimi attığımda 5 saat yürüdüğümü ve gerçekten yorulduğumu hissettim. Bu arada, araç hareket ederken bir taraftan güzel manzarayı izlemek ile uyumak arasında ciddi bir savaş da başlamıştı ama kazananı yoktu çünkü biraz uyuyup biraz da yolu seyretmeyi bu yorgunlukla başarabildim. Kontrol tabelasına doğru ilerken pasaportumu hazırlamış bekliyordum ama herhangi bir kontrol yapılmadan sınır çoktan geçilmişti bile.


Otobüsten indiğimde ve çevreye bakındığımda ise gezmeye nereden başlayacağımı bilemedim. San Marino’ya ulaşınca, son duraktan en yüksek tepeye durmadan yürürseniz 25 dakika mesafede kalıyor.


Tarihi doku o kadar güzel korunmuş ki, doğa ile iç içe bunu tecrübe etmenizi ifade edecek kelimeleri zorlukla bulursunuz. San Marino, dünyanın en eski mikrodevletlerden birisidir. Ülke, o dönemin Roma imparatoru tarafından Hristiyanlara işkence edilmesi üzerine, Marinus adındaki bir taş ustasının, bulunduğu yeri destekçileri ile terk ederek özgürce yaşayacakları bir yer oluşturma amacı ile 301 yılında kuruluyor.


San Marino’nun en yüksek noktasına çıktığınızda, inanılmaz bir yeşillik eşliğinde Adriyatik denizine merhaba diyeceksiniz. Sadece bu manzara bile, değil saatlerce günlerce seyredilebilir. Pek çok düşünceler ile kendinizi buluyorsunuz. Bu güzel manzaraya karşı pizza ve şarap fazlası ile keyifli oluyor. San Marino bayrağına da simgesini veren 3 kule mutlaka görülmeli.

Kulelerin ardından diğer bir gezilecek yer ise Vampir müzesi…Müze çok küçük olmasına rağmen hayli ilginç. Sokaklar arasından yürüdüğünüzde yapıların size verdiği Ortaçağ havası ile müzenin gotik tarzı birbirine gayet yakışmış.


Vaktinizin olduğu ölçüde mutlaka iç noktalara girmenizi ve yeni yerler keşfetmenizi öneriyorum. Planın dışına çıkmanın burada kesinlikle mükafatı var. Buradaki insanlar ise güler yüzlü ve sıcakkanlı. Göz göze geldiğiniz insanların “Ciao” demesine kendinizi alıştırın. Herkesin birbirine merhaba demesi çok güzel etki bırakıyor. Sık sık İstanbul ve Türkiye ile kıyaslayınca kendimi cidden çok kötü hissettiğimi söyleyebilirim. İnsanların buradaki yaşam tarzı ve her şeyden önce mantığı ile Türkiye arasındaki uçurum kapanmayacak seviyede.
Geziye tekrar odaklanalım…Akşam olmaya başlayınca hostelin yolunu tuttum. Geziye başladığım ilk noktadan otobüslerin geçtiğini öğrenince beklemeye başladım. Otobüs gelince de ücretini vermek isteyince şoförün paraya gerek olmadığını söylemesine şaşırdım. Çünkü binen herkes bilet okuturken benden her hangi bir şey istememişti ki sonradan anladım bilet almam gerektiğini ama nazik bir şekilde parayı bırakma isteğimi de geri çevirdi.
Otobüsten indiğimde, hostelin tam karşısında süper-market vardı ve hemen içeri daldım J. Yiyecek bir şeyler ve şarap ve kadeh alıp hostele geçtim. Tuhaf şekilde burada kaldığım hostelden çok memnun olamadım. Çevrede fazla alternatif olmadığı için midir nedir, çok ısınamadım.

Akşam şarabı içip birazcık da kitap okuduktan sonra yarın için planım hazırdı. Önce Rimini, ardından trenle Bologna’ya ve sonunda da Siena’ya geçecektim.
Sabah kalkıp hostelin hemen yanındaki (dün akşam otobüsün beni indirdiği) durakta bekleyip gün doğumunu izlemem, eşi benzeri olmayan bir şeydi.

İşte sürpriz geliyor, otobüs ortalarda yok. 20 dakika sonra gelecek araç için 40 dakika bekleyince (otobüs zaten gitmişti), en iyi yolun ana durak olduğuna karar verip yürümeye başladım ama ne yürüyüş :), Git git bitmeyen bir mesafe… İyi tarafından bakmak lazım sonuçta her zaman bu fırsat bulunmuyor. Pek çok ara noktalara gezme fırsatı da ortaya çıkmış oldu. Yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşün ardından otobüs durağına ulaştım. San Marino’dan ayrılma, Siena’ya gitme vakti…













