Türkiye’nin 2020 yılında yaşadığı kuraklık, pek çok soruyu da beraberinde getirdi. 3 tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen, yaygın olan düşünce, su yönünden zengin kaynaklara sahip olduğumuz yönündeydi. Durumun böyle olmadığını, bu yıl oldukça derinden hissediyoruz. Yağışların istenilen düzeyde gerçekleşmemesi, hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin oldukça üzerinde seyretmesi yaklaşmakta olan tehlikenin alarm zilleriydi. İnsan kaynaklı küresel ısınmanın hissedilir bu etkisi bu sene başlamadı. Ancak ne zaman barajlardaki su seviyesi ciddi oranda düştü ve susuz kalma tehlikesi ortaya çıktı, bizleri aldı bir telaş. Doğaya hükmetme yarışı ve insanın tüketim odaklı gösteriş budalalığı bu durumun başlıca nedeni. Budalalıklarımızın nasıl tahribat yarattığını gelin birlikte inceleyelim ve konuyu tartışalım.
Öncelikle ne kadarlık su kaynağımız var buna bakalım. Dünya’nın % 74’ü su ile kaplıdır. Ancak bu bizi yanıltmasın. Sahip olduğumuz sudan ziyade ne kadarı tüketim için uygun bunu görmek gerekir. Rakamlarla şöyle ifade edebiliriz:
Su oranı: % 74
İçilebilir tatlı su oranı: % 2,5
Yüzeydeki tatlı su oranı: % 1,2
Kullanılan tatlı su oranı: % 0,24

Ortaya bu tablo çıkmaktadır. Peki bu veriler neyi ifade ediyor. % 0,24 oran az gibi görünse de şu anki nüfusumuz için yeterli mi?
Su varlığına göre sınıflandırma yapılırsa; yılda kişi başına düşen ortalama su miktarı 1000m³’den az ülkeler “su fakiri”; 1000-2000 m³ olan ülkeler “su stresi çekenler”; 2000-8000 m³ arasındakiler “suyun yeterli olduğu ülkeler”; 8000 m³ ve üzeri ise “su zengini ülkeler” olarak sınıflandırılmaktadır.
World Resources Institute (WRI)’ın çalışmasına göre; 44 ülkenin şiddetli su stresi yaşadığı belirtilmiştir. Türkiye’nin 32. sırada yer aldığı bu listede, su zengini olarak ifade edilen bir ülke bulunmamaktadır.

Türkiye her ne kadar denizlerle çevrili bir ülke olsa da su stresini hissetmektedir. Gelecekte bu durumla başa çıkmak için önerilen ilk yöntemlerden birisi deniz suyunun arıtılıp, içme-kullanma suyuna dönüştürülmesidir. Ancak burada iki önemli problem var: Birincisi, bu yöntem ekonomik değildir. Ayrıca kullanılabilir suya ulaşım daha maliyetli olacağından, bu durum su ve gıda fiyatlarının yukarı doğru çıkmasına neden olacaktır. Diğer sorun ise, elde edilecek tuzun ne yapılacağıdır. Doğaya karışması durumunda ise toprak bundan olumsuz etkilenecektir.
Küresel boyutta ise 1 milyardan fazla insanın kurak bölgelerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Seckler ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaya göre, bu bölgede yaşayan insanların 1990 yılına kıyasla, 2025 yılında gıda üretimi ve tarımda kullanılan kişi başına düşen su miktarında düşüşe maruz kalacakları öngörülmüştür. Diğer bir deyişle, dünya nüfusunun 1/3’ü önemli ölçüde etkilenecektir.
Yine bu projeksiyonda, kurak bölgelerde üretilen gıda miktarında düşüşlerden dolayı gıda ithalatının artacağı tahmin edilmektedir. Nüfus olarak Çin ve Hindistan’ın konumu için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor.
Çin’in yaşayacağı su sıkıntısı ve buna ilaveten nüfusundaki artışın, 2025 yılında yaklaşık 210-370 milyon ton tahıl ithal etmesine neden olacağı tahmin edilmektedir. Bu çaptaki bir talebin, dünyadaki tahıl dengesini bozabileceği ve fiyatlarda yukarı doğru bir trendin başlayacağı öngörülmektedir.
Asya ülkelerinde yoksulluk sınırı ve altında yaşayan insanlar, gelirlerinin % 60’ını beslenmek için tahıllara harcamaktadır. Yine tahılların beslenme çeşitliliğindeki oranı ise % 72’ye kadar çıkmaktadır.
Hindistan tarafında da durum pek parlak görünmemektedir. Yer altı suların büyük çapta kullanımı, kaynakların azalmasına neden olmaktadır. Yoğun kullanımdan kaynaklı, taze su havzalarında yılda 1-3 metre arasında çekilmeler meydana gelmektedir. Bu durumun getireceği iki büyük problem vardır: Birincisi, bu havzalardan su çekmek yıldan yıla daha masraflı olacaktır. Maliyetlerdeki bu artış ise su kullanım bedellerinde artışa neden olacak ve kişi başı su miktarında azalmaları beraberinde getirecektir. İkincisi ise gıda üretim tarafında belirmektedir. Bu senaryoda, Hindistan’ın tarımda % 25’e kadar üretim kayıpları yaşayabilecek olması oldukça ciddi bir durumdur. Bu kayıpların telafisi için yapılacak ilk şey ise ürün ithalatı talebidir ki 2025 yılında 1 milyar 395 milyona ulaşması beklenen nüfusu ile Hindistan’ın dünya için büyük bir problem olacağı ortadır.
Dünya’nın en kalabalık iki nüfusuna sahip olan ülkelerde durum bu şekildedir. Su sıkıntısı yaşayan diğer ülkelerde de durum pek farklı olmayacaktır.

Yukarıdaki grafik, 1960 yılından 2020’ye toplam yenilenebilir yüzey ve yeraltı sularımızın yaklaşık yarısını kaybettiğimizi göstermektedir. 2050 ve 2080 yıllarında ise sonucun çok daha vahim olduğunu görüyoruz. Özellikle yenilenebilir kaynaklarımızın acımasızca israfı sonucu yok olmaya doğru gitmesi, oldukça sıkıntılı bir duruma işaret etmektedir.
İnsan kaynaklı küresel ısınmanın yol açtığı kuraklık, hızlı nüfus artışı ve beraberindeki tüketim yoğunluğu kaçınılmaz olarak bizleri bu sorunlarla yüzleştirmektedir. Su kaynaklarındaki azalışın yaratacağı bir diğer problem ise gıda güvenliğidir. Tarım amaçlı sulama, küresel su kaynaklarının yaklaşık % 80’ini tüketmektedir. Bu bilgiden bazı çıkarımlara varabiliriz. Mevcut durumda bu kadar büyük ölçekte su kullanımına, artan nüfusu, beraberindeki gıda talebindeki artışı ve su kaynaklarının gittikçe tükenmesine eklersek, gıda hijyeninin sağlanması oldukça sıkıntılı bir süreç olacaktır. (Alttaki grafikte mavi çizgi sulama yapılan tarımsal alanlarının artışını gösterirken, kırmızı çizgi ise nüfus artışını ifade etmektedir. 2050 yılındaki nüfus için tarım alanlarının ne ölçüde yeteceği ise ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.)

Su eksikliğinden kaynaklı yetersiz yıkama ya da düşük su kalitesi, tüketicilerde gıda kaynaklı zehirlenme vakalarını arttıracaktır. Yapılabilecek başka bir bağlantı ise hastalıkların artışına paralel olarak antibiyotik kullanımındaki yükseliş ve sonucunda dirençli bakterilerin ortaya çıkmasıdır.
Su sıkıntısının yol açacağı bu kitlesel sağlık problemine ilaveten küresel ısınmanın tüketilen gıdaların besin içeriği üzerinde yaratacağı etki ayrıca sorgulanması gerekecektir. Southwestern Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre, 2050 yılında, buğday, pirinç ve arpa ürünlerinin protein değerlerinde % 10-15 azalma olabileceği tespit edilmiştir. Bu konu ile ilgili yazıya “burayı tıklayarak” ulaşabilirsiniz.
SU AYAK İZİ
Bu kavram, kullandığımız bir ürün ya da gıdanın üretilmesi için harcanan dolaylı ve doğrudan su miktarını ifade etmektedir. Su ayak izi 3 farklı su türü ile değerlendirilir: Yeşil, mavi ve gri su.

Yukarıdaki görselden de görüldüğü gibi mavi su, yüzey ve yeraltı tatlı su kaynaklarını ifade ederken; yeşil su, yağmur suyunu belirtmektedir. Gri su ise içme su kalitesinde olmayan geri kazanılmış su olarak tanımlanabilir.

Bu tabloda bitkisel ve hayvansal kaynaklı ürünlerin bir tonu için kaç metreküp suya gereksinim duyduğu gösterilmektedir. Sebze, meyve ve hububat ürünleri için genel ortalama alındığı görülmektedir. En sık tüketilen ürünler olarak, hayvansal kaynaklı besinlerin ciddi ölçüde suya ihtiyaç duyduğu yorumu yapılabilir.
Peki üretilen gıdaların dünyadaki konumu nasıl olmaktadır? FAO verilerinden yararlanılarak, ourworldinadata.org sitesinde yayınlanan infograf, bu durumu çok güzel özetlemiş.

İnfografa göre, yaşanılabilir % 71’lik alanın yarısında tarım yapılmakta ve bu alanın %77’sinde ise hayvancılık ürünleri yetiştirilmektedir. Grafikten çıkarılması gereken asıl nokta ise hayvansal ürünler için ayrılan bu devasa alanın küresel protein ihtiyacının % 37’sini, kalori gereksinimin ise % 18’ini karşılayabildiğidir. Kaynak kullanımını ne kadar doğru yönetiyoruz, bunun düşünülmesi gerekir.
Peki diğer endüstri alanlarındaki gidişat nasıldır?
Tarımdan sonra en fazla su tüketen diğer endüstri ise tekstil sektörüdür. Özellikle Çin ve Hindistan’ın dünya tekstil pazarındaki konumunu açmakta fayda var. İki ülkenin tekstil ürünleri ihracatından aldığı pay 2019 yılı itibari ile % 45’i geçmektedir. Türkiye’yi de eklediğimizde bu oranın % 50’lere yaklaştığını ifade edebiliriz. 2020 yılı Dünya Ticaret Örgütü (WTO) verilerine göre tekstil alanında en çok ihracat yapan ülkeler aşağıdaki gibidir.

Çok değil, 2017 yılında Çin hükümeti, tekstil endüstrisinin ülkede yaratmış olduğu tahribatı tespit etmek amacıyla “Institute of Public and Environmental Affairs” ve “Natural Resources Defense Council” ile birlikte araştırma başlatmış ve Çin’in tekstil endüstrisinin en yoğun olduğu Güneydoğu Çin bölgesindeki su kaynaklarının % 70’inin kirlenmekte olduğunu tespit etmiştir. Çin’in sonraki yıllarda yaşayacağı su sıkıntısının olası etkilerine ise yukarıda değinmiştik. Resmin bu tarafından baktığımızda ise ekonomik odaklı bu yaklaşımın su kaynaklarını nasıl tahrip ettiğini görmekteyiz.
Bir diğer önemli ülke olan Hindistan’ın durumuna gelin birlikte bakalım.
Tekstil sektörü Hindistan için kilit bir endüstridir. Ucuz iş gücü sayesinde ülkedeki yoğun üretim, toplam dövizin % 27’sinin bu sektör tarafından yaratılmasına neden olmakta, ülke GDP’sinin (Gayrisafi Milli Hâsıla) yaklaşık % 3’ünü oluşturmaktadır. Ülkedeki istihdamın ise % 21’ini tek başına karşılamaktadır. Bu verilerin önemi ise su kaynaklarında yatmaktadır. Hindistan’ın dünyada en çok kuraklık çeken 13. ülke olması, her yıl su havzalarında yaşadığı 1-3 metre arasındaki çekilmeler ve endüstrinin yoğun su kullanımı, yine Çin gibi yakın zaman içerisinde çok büyük sıkıntıları yaşayacağını göstermektedir. Ülke nüfusunun ¼’inin daha şimdiden su sıkıntısı çekmesi, önümüzdeki sürecin zorlu geçeceğini ortaya koymaktadır.
Dünya nüfusunun % 36’dan fazlasının Çin ve Hindistan’da bulunması, su sıkıntısının getireceği beslenme sorunu ve ekonomik istikrarsızlıklar dünyayı oldukça şiddetli etkileyecektir.
Diğer tarafta, World Economic Forum (WEF)’un 2020 yılında yayınladığı “Küresel Risk Raporu”na göre, dünyayı bekleyen en önemli 10 risk faktörü arasında ilk 5’i, çevresel kaynaklı gidişatlardır. Su krizi ise yaratacağı sosyal etkilerden dolayı 8. sırada konumlanmıştır. Ancak doğada yaşanan ağır tahribatın bir sonucu olarak su krizinin ortaya çıktığı düşünülürse, çevresel faktörler ile yakın bir ilişkide olduğu yorumu, doğru bir yaklaşım olabilir.


Peki bu sorunun üstünden nasıl kalkabiliriz?
Öncelikle bu sorunun çözümü için kitlesel bir aksiyon alınması şart ancak her ne kadar devlet politikaları etkiliymiş gibi görünse de tabandan yani birey seviyesinde de bir harekete ihtiyacımız var. Bunun nedeni ise basit: Devlet politikalarının iş dünyası ile iç içe olması gibi bir durum söz konusu. İş dünyasının daha çok kar amacıyla yenilenemez kaynaklara yönelik tutumu ve bundan devletlerin, bireylerin kazanç sağlaması bir nevi kısır döngüye neden olmaktadır.
Bu kısır döngüyü kırabilir miyiz? Cevabı basit: Evet, daha az tüketerek. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Çünkü bunun arkasında davranış psikolojisi ve güdülenmiş tüketim anlayışının etkisi oldukça büyük. Daha çok tüketim ile mutlu olunacağı algısı o kadar yaygın ki bireysel zevklerimizi ve egomuzu her şeyin önünde tutar hale geldik. Buna ilaveten, insanların sahip oldukları tüketim malları ve yaşam tarzları yüzünden birbirleri ile rekabete girmesi durumun diğer acınası bir tarafı.
Bireysel olarak yapacaklarımıza gelirsek;
- Beslenme alışkanlıklarımızı tekrardan gözden geçirmemiz gerekiyor. Aşırı su ihtiyacı duyulan gıdaların tüketimi kısa-orta vadede azaltılmalı, uzun vadede ise alternatif besin kaynakları tercih edilmelidir.
- Aşırı su tüketimine neden olan gereksiz tüm satın alma alışkanlıklarımızı terk etmeli ve bu konuda farklı bir bilinç düzlemine geçmeliyiz.
- Tek kullanımlık ürünler yerine sürdürülebilir olanları kullanmalıyız.
- Bireysel su kullanımında (ev, iş vb.) gereksiz su sarfiyatından kaçınmalıyız. Bu konudaki uygulamalı pratikler online olarak rahatlıkla bulunmaktadır.
Su olmadan hayatın olmayacağını hepimiz biliyoruz ancak bu durumu artık içselleştirmemiz ve yaşam tarzımızı geç olmadan değiştirmemiz gerekiyor.
Kaynaklar:











