İskandinav tarihi ve mitolojisi her ne kadar ilginç olsa da, bu coğrafyada İsveç’in farklı bir yeri ve konumu vardır. Dünyanın en mutlu ülkeleri arasında üst sıralarda bulunması, ekonomik gücü ve doğası ile dikkat çeken bir ülkedir İsveç. Bunların yanında, yaşam şartları ve insan hakları yönlerinden de örnek uygulamalar gerçekleştiren İsveç, birçok insan tarafından ileride yaşamak istenilen ülkelerin başında gelmektedir. Peki İsveç nasıl bu konuma geldi gelin birlikte analizini yapalım.
Öncelikle 1800’lü yıllara gitmekte fayda var. Çünkü bu dönemde, 1800-1900 yıllarına kadar, ekonomik olarak iyi bir İsveç ile karşılaşmıyoruz. Ekonomisini sadece tarıma yönlendiren İsveç, 1800’lü yıllardan başlayarak 1950 yılına kadar, ekonomisindeki kötü gidişattan dolayı özellikle Amerika’ya ciddi ölçüde göç vermiştir. Kimi kaynaklar, kötü ekonomik koşullardan dolayı yaklaşık 1 milyon İsveçlinin vatanlarını terk ettiğini ifade etmektedir. Sonrasındaki dönemde ise tarımdaki ürünleri çeşitlendirmesi, sanayi ve eğitime ağırlık vermesi ile ekonomisi gittikçe ivme kazanmaya başlamış ve refah düzeyi de artmıştır. Görece az olan nüfuslarının da toparlanma üzerinde hızlandırıcı bir etkisi olduğu inkar edilemez.
Ancak yazının başlığında belirttiğim gibi burada odaklanacağım konu, İsveç halkının bireyselleşmesi ve bu yeni akımın toplum ve refah seviyesi üzerinde yarattığı etki hakkında olacak.
Bireyselleşme fikri ve sonrasındaki akım, İsveç’te 1972 yılında bir grup politikacının attığı fikir ile gündeme geldi. Çünkü bu ideoloji, toplumsal refahın ancak bireysel özgürlük ve insanların birbirlerine olan bağımlılığının azaltılması ile yükseleceği tezini ortaya atmaktaydı. Dahası, bu ideoloji aslında insanları birbirine bağlayan şeyin ekonomi olduğunu savunmaktaydı. Örnek verecek olursak; çocukların ailelerinin yanında kalması, duygusal yönden daha ziyade ekonomik gerekçelerdi. Çünkü ekonomik olarak yeteri kadar imkan bulamayan insanlar, daha çok toplu şekilde yaşıyorlardı. Bu ideolojinin savunduğu diğer bir konu, ebeveynlerin yaşlandıktan sonra çocuklarına bağlı olmasıdır ve bunu düşünerek birlikte yaşama isteğinin ağır basmasıydı. Toparlayacak olursak; çocuklar ekonomik endişelerden dolayı anne-baba’ya bağımlıyken, anne-baba’da yaşlılık döneminde çocuklarına bağlı kalmaktaydı. Aynı şekilde, evlilik döneminde kadınların kocalarına ekonomik olarak muhtaç oluşu, kadının ülke ekonomisine katkısını azaltan önemli bir diğer problemdi. Aile hayatının temelindeki bu kısır döngünün, gelişimin önünde önemli bir etken olduğu, bu ideolojiyi savunan politikacılar tarafından sıklıkla o dönemde ifade edilmiştir.
İsveç, 1972 yılında uygulamaya koyduğu bu doktrin ile aile yaşantısını kökünden değiştirmiştir. Daha doğrusu bir nevi aile kavramı yok olmuştur. Aslında insanlara politik olarak özgür olma fırsatı verilmesi, uygulamanın çok hızlı bir şekilde tabana yayılmasına neden olmuştur. Ebeveynler belirli bir yaştan sonra bakım yurtlarına alınabiliyor benzer yaş gruplarında sosyalleşerek yine aktif olarak kalabiliyorlardı. Benzer şekilde kadınların iş gücüne hızlı bir şekilde entegrasyonu ve ekonomik özgürlüğünü kazanması, ataerkil anlayışı da ortadan kaldırmış, kadın ve erkeklerin aynı insani haklara kavuşmasını sağlamıştır. Diğer bir deyişle, ekonomik olarak artık erkeğe muhtaç değillerdi. Bireylerin kendi bağımsızlıklarını kazanması ve kimseye muhtaç olmaması için eğitimdeki kalitede bu doktrin ile yükselmiş ve ülke genelinde insanların birbirine olan ihtiyacı azaltılarak mümkün olduğunca eşit düzleme getirilmişti. Kısacası bu doktrin, bireysel özgürlük ve kalkınma olmadan ülkenin bağımsızlığı ve kalkınmasının mümkün olmayacağını savunmaktaydı.
Bu durumun elbette pek çok etkisi de oldu. Şöyle ki; insanlar bu ülkede duygusal bir birliktelik kurmada son derece zorluk çekmekteler. Yapılan araştırmalarda İsveç halkının yaklaşık % 40’lık bir kesiminin yalnız yaşadığı ve buna paralel olarak benzer şekilde yalnız öldüğünü ortaya koymaktadır. Sorunun gittikçe büyümesinden dolayı, bakım evlerindeki yaşlı bireylerin son dakikalarını birlikte geçireceği insanlar istihdam edilmeye başlanmıştır.
Evlilik ve bağ kurmada da köklü değişiklikler olmuştur. Kadın bireyler çocuk sahibi olmak istediğinde, bir erkek ile fiziksel temas kurmadan sperm bankaları vasıtası ile çocuk sahibi olmaya başlamışlardır. Tabi bu durum erkeklerde ise taşıyıcı anne vasıtasıyla giderilmektedir.
Konunun bir diğer tarafında ise İsveç’e eğitim sonrasında kalan ya da göçmen olarak gelen bireylerin entegrasyon sürecidir. Bir kişinin İsveç’teki uyum sürecinin tamamlanması, ortalama 7 yıl sürmektedir ki bu zaman dünyada en uzun süredir.
Şekildeki kültür haritasında, yatay eksen hayatta kalma ile kişinin kendini ifade etme özgürlüğü arasındaki ölçeği oluştururken, dikey eksende ise geleneksel değerlerin seküler anlayışı ile olan kıyaslaması yapılmıştır. İsveç’in pozisyonuna baktığımızda ise sağ üst köşede olması tesadüf olmayacaktır.
Türkiye’nin konumunu incelediğimizde ise bazı kıyaslamalar yapmamız mümkündür. Ancak genel olarak bu grafiğin anlattığı şey, bireysel hak ve özgürlüklerin geliştiği, insanların kendini ifade edebildiği, geleneksel ve muhafazakar anlayıştan seküler bir çizgiye geçildiğinde, toplum refahının da o ölçekte artacağıdır. 2015 yılında yapılan bu çalışma Türkiye’nin daha doğrusu değerlendirme yapılan Afrika-İslam coğrafyasının önünde çok uzun bir yol olduğudur.
Grafikten yola çıkarak yapabileceğimiz bir diğer analiz ise Kuzey Avrupa ülkelerinin bireyselleşme ve refah seviyesinde dünya sıralamasının en üst yerlerine sahip olmasıdır. Kişisel olarak burada iklim özelliklerinin de devreye girdiğini düşünmekteyim.
Toparlayacak olursak; bireyselleşme ve refah artışı, kişileri sosyal olarak izole etmekte, iletişimde sıkıntılara yol açmakta ve geleneksel aile kavramının kaybolmasına neden olmaktadır. Tabi bunun yanında ekonomi, insan hakları ve demokrasi kavramları ters orantılı olarak artmaktadır.














