Eğitim: Bir kitle imha silahı mı?

0
1399

Hiç bitmeyen sınavlar, sürekli bir yarış. Bu öyle bir rekabet ki sadece çocuklar değil, aileler de bu kısır döngünün içerisinde buluyorlar kendilerini. Dahası, anne-babalar da yarış halinde… Çünkü bu kısıtlı piyasada kendi çocuklarının pay kapmasını isterler. Bunu, müzik bittiğinde sandalyeye oturamayanın elendiği bir oyuna benzetiyorum.

Bu girişi aslında zorunlu eğitim sistemini sorgulamak ve gerçekten gerekli olup olmadığını tartışmak için yaptım. Neresinden tutarsanız tutun elde kalıyor çünkü.

Eğitimin amacı nedir peki? Pek çoğumuz bu soruyu “nesilleri bilgilendirmek, aydınlatmak, problem çözme kapasitelerini geliştirmek…” olarak yanıtlarlar. Ya da benzer düzlemdeki kelime oyunlarını aktarırlar. Eğer gerçekten böyle ise gençler neden gittikçe mutsuz, empatiden uzak, ölümüne rekabetçi, doğaya saygısız bireyler olarak yetişiyor? Neden daha çok tüketime dayalı bir düşünce sistemi içerisinde oluyorlar? Dahası kaç öğretmen bunun farkında ki? Ekonomik baskılar altındaki öğretmenler ay sonunu nasıl getireceğim diye düşünüp beklerken,  bu sorulara cevap aramasını beklemek çok düşük bir ihtimaldir.

Hadi biraz da durumu başka bir yönden irdeleyelim. Sınavlar ve not sistemi gerçekten çocukların başarısını ve yeteneğini mi ölçüyor? Kesinlikle hayır. Yüksek nota sahip çocuk, o toplum için en uygun aday bireydir. Kısacası notlar aslında bilgi değil, topluma uygunluk derecesini ölçmektedir. Diğerleri eleniyor zaten.  Ayrıca, henüz oyun oynayacak, iletişimini güçlendirecek, belki de aile dışında ilk defa karşı cinsle karşılaşacak olan çocuklara doğrudan notlar vasıtası ile rekabet etme dürtüsü verilmektedir ki bu çok yanlış bir uygulamadır.

Acımasız rekabet insanlarda sürekli başarılı olma zorunluluğu yaratmaktadır. Okullarda daha başarılı olmak ve yüksek notlar almak için öğrenciler artık Ritalin, Aderall vb. ilaçlar kullanmaya başlamışlardır. Sistemden dışlanma içgüdüsünün yarattıkları işte bunlardır ve bu durum, kitleleri idealize edilen başarıya ulaşmaları için ilaç bağımlılığına kadar götürmüştür, götürmektedir.

Peki bunun endüstriyel anlamda çıktısı nedir? Bu soruya John Taylor Gatto’nun kitabından (yazının başlığını da kitabındaki isminden aldım) alıntı yaparak cevap vermek istiyorum: Harvard Profesörü James Bryant Conant, “okullar artık okuma, yazma aritmetik ve terbiye (doğru zamanda doğru şeyi yapma) etrafında dönen mütevazi tutkuların mekanı olmaktan çıkıp, endüstriyel sürecin doğasını değiştiren, belli bazı yenilikçi ve sanayicilerin siparişi üzerine tanzim edilen davranışsal eğitim laboratuvarına dönüştürülmüştür “ demiştir. Çok yerinde… Mevcut sistem devamlılığı sağlamak için insan gücüne ihtiyaç duyacaktır ki bunun da en iyi ortamı eğitim kurumlarıdır. Zaten burada yapılan şey insanları acımasızca rekabet ettirerek sisteme uygun kişileri seçmektir. İnsanın ahlaki, kültürel ve sorgulama kabiliyetleri, makro ölçüde düşündüğümüzde, içinde bulunduğumuz tüketim ekonomisinde değersiz, aksine tehlikelidir. Kısacası zorunlu eğitim anlayışı, tüketim ekonomisinin devamlılığını sağlamada birer kutsal ibadethane gibidirler.

Tüketim ekonomisi, insanların mutlu olması için daha çok tüketmesi gerektiğini dayatır. Daha çok satın al, daha fazla harca, daha fazla ve fazla… Günümüzde psikolojik olarak insanların daha kırılgan olmasının sebebi kendine yabancılaşmasıdır. İnsanlar zamanlarının önemli bir bölümünü artık alış-veriş merkezleri içerisinde geçirir olmuştur. Saygınlık ölçütleri daha pahalı telefon, daha şık ayakkabı gibi maddelerdir artık. Neden böyle olduğumuzun cevapları da eğitimdedir aslında.

Olayın bir de devletler açısından değerlendirilmesi boyutu var. Şunu kendimize samimiyetle soralım: Devletler gerçekten bağımsız, kolay ikna edilemeyen, propaganda ve manipülasyonlara dirençli, tepkisini ortaya koyan ve siyasi ideolojilerden uzak tarafsız değerlendirme yapma kabiliyetine sahip bireyler mi ister? Sanırım sizde de tebessüm oluştu 🙂 Yeryüzündeki hükümetlerin neredeyse tamamı (yanılma payı olsun diye o da) bu yetenekteki bireyleri istemez, daha doğrusu İSTEYEMEZ. Bu insanlar hükümetler için tehlikelidir. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için kullandıkları şey, zorunlu eğitim adlı gizli güdüleme laboratuvarlarıdır. Kolay yönlendirilen gizli cehalet içerisindeki insanlar, her zaman tercih sebebidir. Bunu bir nevi disiplini sağlamak için modern askeri eğitimlere benzetebiliriz.

Peki bu sorunu nasıl çözebilir ya da zararlarını nasıl en aza indirebiliriz? Zorunlu eğitim bu kadar tehlikeli, kişiyi tek düze ve kalıplara sokarken nasıl mücadele edebiliriz? Burada anne-babalara büyük görevler düşmektedir. Öncelikle çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmaları gerekir. Özellikle çocuklar, ailelerindeki davranışları kopyalama eğilimindedir. Kaliteli zaman geçirip, eğitimi sadece okulda olmadığını, sürekli devam eden bir olgu olduğunu onlar ile konuşup, harekete geçmelidirler. Pek çok konuda tartışıp ufuklarını açmaları gerekir.  Böylelikle daha üretken, sağlıklı ve yaratıcı insanlar ortaya çıkabilecektir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de – özellikle teknoloji şirketlerinde -eğitimlerini yarıda bırakıp ciddi konumlar elde etmiş insanlar mevcut.

Sonuç olarak zorunlu eğitimin temel amacının, insanları tek düze ve kalıplara göre şekillendirme olduğu görülmektedir. Akıntıya karşı kürek çekmek özellikle mevcut sistemde zor ama imkansız değildir.

(İç ses: Birileri Pink Floyd, “Another Brick in the Wall” mu dedi.)