Çanlar Dünya için çalıyor

0
1121

Bazen düşünürüm, nasıl bir gelecek bizi bekliyor? Eminim bu yazıyı okuyan pek çok kişinin kafasında bir şekilde bu konu canlanıp durur… İyi bir iş, eş, ev, daha çok para ve kariyer…Elbette sağlık diyenler de olacaktır ama bunu sağlığımızı kaybetmeden önce düşünmemiz ve hayatımızı ona göre düzenlememiz gerekir. Alın size birkaç klişe tavsiye: stresten uzak dur, beslenmene dikkat et, her şeyi kafana takma… sürer gider böyle. Açıkçası, kimse kendini kandırmasın, bu tavsiyeler elbette önemli ama günümüz koşullarında sınırlı bir kesim dışında uygulanabilirliği çok az. Çünkü daha çok tüketerek, daha çok mutlu olacağımız bizlere öğretildi ve bu sistemin çarkları da gayet çalışır (!) vaziyette…

Bu tüketim modeli, mutlu olma maskesini insanlara takarak, bireyleri kendilerini imha eden bir tür bombaya dönüştürüyor. Kendimizi tükettiğimiz yetmiyormuş gibi doğayı da mahvediyoruz.

Bir ev düşünün. Ufak bir yerinden ilk kıvılcımın çıktığını gördünüz. Fark ettiğiniz anda hemen yerinizden kalkar ve kıvılcımı söndürmeye çalışırsınız. Hatta alarmlar takıp otomatik söndürme sistemleri dahi kurabilirsiniz. Üstüne bir de sigorta yaparsanız, pek çok yönü ile kendinizi garantiye alırsınız. Sonuçta, sahip olduğunuz değerleri kaybetmeyi istemez ve bunun için elinizden ne gelirse yaparsınız. Gayet anlaşılır ve mantıklı bir durum…Peki neden benzer anlayışı çevre için pratiğe dökemiyoruz. Evet cevabı çok basit… Çünkü bizi, bireysel olarak, henüz etkilemediğini düşünürüz. Ancak kendi bireysel alanımız içerisinde sorun yaşamaya başlarsak bu sorunu çözmek için uğraşırız.

Ortada bir gerçek var: çevresel kirlilik o kadar yüksek boyutlarda ki geri döndürülemez sınıra doğru hızla gidiyoruz. Ev örneğine dönersek, dumanında boğulmak üzereyiz ve hala müdahale etmiyoruz.

Bir taraftan nüfusumuzu arttırmayı istiyoruz ama yarınlarımız olan çocuklarımıza bırakacağımız sağlıklı bir dünya fikri iyice uzaklaşıyor. Garip bir çelişki nede olsa…

Görünür olması açısında bazı verileri burada paylaşmak istiyorum.

İlk olarak karbondioksit ile başlayalım. Karbondioksit, sera etkisine neden olan önemli bileşiklerden birisidir. 800 yüz binyıl öncesinden şu anki zaman dilimine kadar olan gelişim aşağıdaki gibidir. Eğer bu hızla gidersek çok değil birkaç yüzyıl içerisinde şimdiki halini mumla arayacağımız bir dünya yaratmış olacağız. Ha gayret insanoğlu(!) az kaldı, tüketime devam…

Peki bu sayılar neyi ifade ediyor: Karbondioksit aslında sera etkisine neden olan bir gaz… ne kadar fazla atmosferimizde birikirse, dünyamız o kadar fazla ısınmaktadır. Zaten dünyamız ortalama 1°C kadar ısınmış vaziyette. Pek çoğumuz için 1°C’lik bir sıcaklık artışı çok fazla bir şey ifade etmeyebilir. 1°C’lik bir genel ısınma hiçbir zaman sıcaklıkları 1°C arttırmayacaktır. Bu artış dünyamızda yaşadığımız aşırı iklim değişikliklerine, su seviyelerinin artmasına ve buzulların erimesine (en önemli etki budur) neden olmaktadır.

Sanayi devriminden bu yana atmosferdeki karbon dioksit miktarı yaklaşık olarak % 144 oranında arttı.

Zaten bu hızla gidersek, 2100 yılında 5°C’lik bir sıcaklık artışına katkı sağlamış olacağız. Bu da ölüm fermanımızı kendi elimizle vermemiz anlamına geliyor. Sıcaklık artışının en büyük yaratacağı sorun ise meydana gelecek kuraklıklar ile kutuplardaki buzulların erimesidir. (Karbon dioksitin özelliğinden dolayı okyanusların daha asidik olması ve buradaki canlıların yok olacağı detayına şu anda girmiyorum)

Dünyanın iklim düzenini kuzey ve güney kutbundaki buz kütlelerinin sağladığını, eridikleri halde pek çok ülkenin haritadan dahi silinebileceğini hatırlatmakta fayda var. Deniz seviyesinin yükselmesi ile tarım alanları azalacak, içilebilir su kaynaklarına ulaşım zorlaşacak ve mevcut kaynaklara sahip ülkeler muhtemel saldırıya uğrayacaktır. Deniz seviyesi yükselmesini şu aşamada tam olarak hissetmeyebiliriz ancak, 100 yıl içerisinde gözlenebilir hale geldiğinde ise iş işten geçmiş olacak.

1980 yılından günümüze kadar, kutuplardaki buz kütlesi her on yıllık dönemde (km2 olarak)  yaklaşık % 5 oranında azalmaktadır. Tabi bu da deniz seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır.

Deniz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak ciddi derecede etkilenecek muhtemel ülkeler ise; Hollanda, Yunanistan, İspanya, İrlanda, İskoçya, Almanya, Finlandiya, Türkiye, Danimarka, Portekiz, İngiltere, Avusturalya….

FAO (2014) verilerine göre insanlar tarafından sera etkisi oluşumuna neden olan alanlar ise;

  • Enerji sektörü (% 35)
  • Tarım ve hayvancılık sektörü (%24)
  • Sanayi (%21)
  • Ulaşım (%14)
  • Yapılar (%6) şeklindedir.

Listenin ikinci sırasındaki Tarım ve hayvancılık sektörüne yakından baktığımızda;

  • Hayvanların bağırsaklarındaki gaz çıkışları (% 40)
  • Otlaklar üzerine bırakılan dışkılar (% 16)
  • Sentetik gübre üretimi (% 12)
  • Pirinç üretimi (% 10)
  • Dışıkların işlenmesi (% 7)
  • Otların yakılması (% 5) gibi bir sıralama ile karşılaşırız.

Bu verilere farklı bir açıdan bakarsak; sadece hayvancılık sektörünün küresel ısınmaya katkısının %15 olduğunu görüyoruz. 100 yıl içerisindeki artacak insan nüfusu ve daha fazla et tüketimini de hesap edersek bu oranların % 20’yi aşması hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Verilerin iç karartıcı olması çözüm yolunun olmayacağı anlamına gelmiyor. En etkili çözüm, kitlesel olarak bu bilgilerin yayılmasını sağlamak ve genel tüketimi ciddi ölçüde azaltılıp, bu yöndeki kampanyalar ile birlikte mevcut sistemin değişmesinden geçmektedir.

Sıralayacak olursak;

  • Beslenme alanında hayvansal gıdaların tüketiminin azaltılması, hatta tamamen vazgeçilmesi,
  • Kişisel araç ediniminin azaltılması, fosil kaynaklı yakıtların yasaklanması ve bireylerin toplu taşımaya yönlendirilmesi,
  • Enerji alanında gereksiz sarfiyatın yapılmaması,
  • Tek kullanımlık ürünlerin mümkün olduğu kadar engellenmesi ve bu yönde bilincin insanlarda yaratılması,
  • İhtiyacımız olmayan hiçbir şeyin alınmaması,

Toparlarsak; daha az tüketen bireyler haline gelmemiz gerekiyor.

Meşhur bir Kızılderili sözü ile yazıyı tamamlayalım;

“Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulamaz. Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!’