Tarihine değinecek olursak; ömrünü tamamlayan elektronik atıkların nakliyesi, 1989 yılında Basel Konvansiyonu anlaşması ile sınırlandırılmıştı. Bunun sebebi ise içerisinde barındırdığı kurşun, kadmiyum ve civanın vereceği zararlardı. Buradaki diğer amaç ise geri dönüşüm teknolojilerinin ilerletilmesini teşvik edilmesiydi. Ancak kapitalist düzenin geri dönüşüm teknolojilerine bütçe ayırmak yerine yeni ürünleri çıkarmaya çalışması bu anlaşmanın da önemini yitirmesine neden oldu.
Çalışma şartları o kadar kötü ki bölge insanları buraya Sodom adını vermiş. Burada çalışmaya başlayan 6 yaşında çocuklar var ve sürekli bu alanda çalışan insanların 30 yaşını görmelerinin çok zor olduğu söyleniyor. Kadın ve erkekler bu bölgede kendi iş bölümlerini de yaratmış öyle ki erkekler elektronik aletleri yakıp içerisinden maden çıkarırken kadınlar da poşetler halinde içme suyu satıyor, hatta daha fazla para kazanabilmek için erkek gibi davranarak daha ağır işlerde çalışmasına bile rastlanıyor.
Dünya’da üretilen dijital atıkların yaklaşık % 60’ı legal ya da illegal bir şekilde buraya uğruyor. Ne kadar atık gelirse o kadar fazla insan da para kazanmak için bu yolu seçiyor. Burada çalışan insanların tek hayali ise güvenli bir alanda yaşama isteği. Bazıları umudunu çoktan kaybetmiş bazıları ise ilk fırsatta ülkeden kaçmayı planlıyor.
Hızlı bir şekilde dijital bir dönüşüm yaşıyoruz. Dönüşüm adına ise çevreyi yok etmeye devam ediyoruz. Bu dönüşümün amacını yitirdiği çok rahat görülüyor. Sadece çevrenize bakın. İş arasında, kahve içerken, toplu taşımada yol alırken herkes ellerindeki ekranlara bakıyor. Bilgisayar olmadan ne eğleniyoruz ne de iş yapabiliyoruz. Öylesine iletişimimiz kopuk ki empati kurma yeteneğimizi de kaybediyoruz. Her sene çevreye verdiğimiz zararı düşünmeden yeni çıkan model telefonu ya da diğer elektronik cihazları almakta birbirimizle yarışıyoruz. Çünkü bu bizi mutlu ediyor. Aslında sahte bir mutluluğu satın alarak hem kendimizi hem de çevremizi imha ediyoruz.